1 Eylül 2017 Cuma

bedbin adam'a...



Bir gece yarısı türlü sebeplerle çıkmıştı karşıma 'bedbin adam'. Çıkmıştı derken öyle simaen değil, kelimeler aracılığıyla. Gece gibi karanlıktı sayfası. Uzun uzun üstü kapalı iç dökmüşlükleri vardı satır aralarında. Yıkılmışlıklar vardı, adı konulamamış meseleler, anlam arayışları, tablolarda gizlenmiş gerçekler ve çokça ben vardı. O bunu farkında değildi tabi ama ben kendimi buluyordum yazdıklarında. Bazen içinden ne geldiyse onu yazdığını hissediyor, ortak oluyordum o karmaşıklığına. Tabii o bunları bilmiyordu.

Simsiyah bir arka plan çoğu insanın içini karartabilirdi okurken. Beni ise daha çok kendine çekiyordu. Siyahla beyazın yeri başkaydı çünkü bende. Her insanın hem gecesi hem gündüzü vardı. Ben de bu yüzden, her ikisini de benimsemiş griye vurgundum. Benim kelimelerim de grinin altında toplanıyordu. O zaman bilmiyordum tabii onun da kendini benim satır aralarında bulduğunu. Burada bana ait bir şeyler var dediğini.

Haberimiz olmadan kelimeler arasında ararken birbirimizi hiç ait olmadığımız topraklarda kesişti yollarımız. Ortak dostlar haberdar ettiler bu iki yabancıyı birbirlerinden. Yalnız kalmayın dayanak olun dediler.  Ama iki çekingen nasıl gelecekti ki bir araya. Aynı dolmuşta mutlaka denk geldiğimizi biliyordum da kim olduğunu bir türlü kestiremiyordum. Dolmuşta inen her adamda tanıdık bir şeyler arıyordu gözlerim. Tahmin ediyordum ama emin olamıyordum. Aynı sokaklarda yürüyor, aynı merdivenleri çıkıyor, aynı masalarda farklı zamanlarda yemek yiyorduk. Derken gideceği haberi geldi ülkenin diğer ucuna. Daha yüzünü bilmeden gidecekti. Sesini duymadan... Bir arayış değildi o zaman, ama insan yaşamında giz kalsın istemiyordu. Derken gitmeden, başını öne eğerek  gülümsedi bir adam. Bedbin adam. 

Tanısaydık birbirimizi çok özel şeyler paylaşabilirdik hüznüyle küçük şehirden gitti bedbin adam. Bende de aynı hüznü bırakıp gitti o masal şehrine. Elimizde yine yalnızca kelimeler kalmıştı. Bir de büyük suskunluklar. Sonra o bozdu suskunluğu benim gri sayfamda. "Bu suskunluk; sadece iç kargaşalar, çelişkiler tünelinden çıkamayışımızın bir sonucu mu?" Uzun sohbetlerle bozuldu sonra suskunluk. Ama iç kargaşaları giderek büyüyordu. Bedbin adam tanındıkça daha da gizemli bir hal alıyordu. 

Kelimeler yetmeyince masal şehrinde  buluşmaya karar verdik. Yüz yüzeyken de uzun cümleler kurabilecek miyiz diye merak ediyordum. O kuruyordu, sürekli bir şeyler anlatıyordu. Susmaktan korkuyordu. Bu hali güzeldi. Sonra gördüm ki sessizliği de güzeldi. Derken hava kararıverdi. Ama bu ses ve sessizlik ona da yetmemişti. Biliyordum. Bu sebeple bir daha çağırmıştık ses ve sessizliği. Derken bir daha. Vakit onunla güzeldi değerliydi ve hiç olmadığı kadar hızlı. Yetmiyordu. Sesini ezberleyemiyordum. Yüzünü. Ama sessizliği öyle bendi ki bırakıyordum kendimi kıyılarına. Beni de götür her nereye gidiyorsan ya da gel benimle. 

Sonra bir eylül günü... Bunu bilmen gerektiğini düşündüm; bedbin kıyılarımda seninle birlikte yürümeyi çok isterdim, dedi ya da onun gibi bir şey. Ben şaşkınlıkla kalıverince öyle; sus, dedi bir şey  söyleme, hemen karar verme. Çantasında benden habersiz çiçeklerle geri döndü masal şehrine. O daha varmadan ben kararımı vermiştim halbuki. Hayatımı bu bedbin adamın sırtına yaslamak istiyordum. Onunla sokaklarda koşmak, yüksek yerlere tırmanıp manzaranın keyfine varmak, galata kulesinden bir yer seçip masal şehrinin labirentlerinde o mekanı bulmak, yıldızları seyretmek, antika eşyalar seçmek, duvarlara şiirler yazmak, kulağına en sevdiğim türküleri fısıldamak istiyordum. Bunu ona da söyledim.

Tam bir yıl önce ...

28 Ağustos 2017 Pazartesi

Hatırla..

Tam dalıyorum
Geçmişi düşünürken buluyorum
Kendimi çıkmazlardan topluyorum
Sonra öyle sert bir darbe alıyorum ki
Yok oluyor tüm acılarım
Yok ediyor Rabbim
Düşünülmesi gerekenleri hatırlatırken
Harekete geçmem gerekirken
Önce bir duruyorum
Sonra unutuyorum tüm benliğimi
Dertlerimi
Kardeşlerimin dertleri dururken
Bizi bekleyen bir dünya varken
Dur diyorum dalma
Sana vaadedilenden sapma
Yapma..
Zamanı ellerinin arasından bırakma
Tut ve
Sana emredileni yap
Sev
Kardeşlerini malından canından ve nefsinden daha çok sev
Ve hisset
Sana hatırlatanı ve unutturanı..

23 Haziran 2017 Cuma

Herşey yolunda mı?

Sakin ol herşey yolunda.
Belki senin istediğin bir yolda olmayabilir ama emin ol olması gerektiği yolda.
Biz sadece bize gösterilen yolları bildiğimiz için yanlış bir yola ya da yanlış demeyelim bilmediğimiz bir yola girdiğimizde panikler ve 'yanlış' yolda  olduğunu düşünürüz.
Halbuki artık özgürüzdür. Bize dayatılan kalıplardan sıyrılmamız için elimize yepyeni bir fırsat geçmiştir. Belki de herşey ilk defa bu kadar yolundadır.
Korkmayın ne yollardan ne de kalplerden.
Bilmediğimiz bir kalbe girdiğimiz zamanki tedirginliğimiz yok artık. Çünkü kalpten, kalbi olandan ve o kalpte yolculuğa çıkmaktan hiç zarar gelmez...
Sakin ol her şey kalbin de...

6 Ocak 2017 Cuma

Öteler..

Geldin ya
Değişti şehrin kokusu
Değişti kar tanelerinin yere düşüşü
Azaldı birden sokakların gürültüsü

Öteler bize yakın
Öteler artık öte değil
Şimdi kelimeler
Mutluluğun habercisi
Gitmekte değil
Gelmekte

Şimdi duraklar
Tek yönlü
Gidişler tutulmuş
Kalbimiz vuslatın oklarıyla
Vurulmuş
Hasretin kilitleri
Çözülmüş
Bir annenin yüreğindeki ateş
Karın beyazıyla sönmüş..

19 Kasım 2016 Cumartesi

Yağmur mu Dua vakti mi?

Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince, Nefesten yumuşak, yağan bu yağmur.
 Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince, Aynalar yüzümü tanımaz olur.

Bu yağmur, kanımı boğan bir iplik, Tenimde acısız yatan bir bıçak.
Bu yağmur, yerde taş ve bende kemik, Dayandıkça çisil çisil yağacak.

Bu yağmur, delilik vehminden üstün, Karanlık, kovulmaz düşüncelerden. Cinlerin beynimde yaptığı düğün,
Sulardan, seslerden ve gecelerden...
                        Necip Fazıl KISAKÜREK


Yağmurun bir telaşı vardır aslında. Bazı romantik insanlarımız; pardon bazı değil hepimizin zaman zaman yağmur ile bir dinginlik yaşamışlığı vardır. Mesela kimi sevdiğiyle yürümüştür, kimi şiirler okuyarak yalnızlığını anlatmıştır yağmura. Bazı sabahlar dua etmişizdir tüm camları açarak yağmurun bereketi evimize girsin diye. Çünkü her bir damlayı bir melek indirir derler bize çocukluğumuzdan beri. Ve yine yağmurda edilen dua kabul olur diye otururuz duanın başına. Aslına bakarsanız yolcunun, yetimin, yoksulun, mahzunun, annenin, babanın, salih kimsenin ve sayamayacağım bir çok kişinin kuşlukta, seherde, ikindide, teheccütte ve sayamayacağım bir çok vakitte ettiği dualarda kabul olur. Bu kadar çok vakit verildiyse bize dua etmemiz istediği içindir. Öyle olmasaydı ayeti kerime de şöyle buyrulmazdı; Sizin duanız olmasa Rabbim size değer verir miydi? (FURKAN/77)
Belki o yüzden oluyordur kuraklıklar ki insanlar toplu yağmur duasına çıksın. Sonra kuraklık biter yağmur iner anlarız ki duamız kabul olmuş.
 Esasen baktığımız zaman bizim ettiğimiz dualar hep kabul olur da biz anlamayız. Yada kabul olmasa da biz bilemeyiz neden kabul edilmediğini insanız aceleciyiz çünkü. Tıpkı Ayeti kerimede belirtildiği gibi.  "İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir. İnsan, pek acelecidir" (İsra Suresi, 11)

Evet acele ediyoruz kimimiz duada kimimiz başka şeylerde. Bazen de acele etmeyi severiz ben mesela izlemeyi severim telaşeleri..  Yağmur yağarken alelacele balkondaki çamaşırlarını toplayan kadınları izlemeyi hep sevmişimdir yada evdeki kapıyı pencereyi kapat da halılar ıslanmasın diye çocuğunu uyaran anneleri.
Yağmurdaki trafiği sevmem ama yada suları fışkırtarak geçen arabaları. Yağmur güzel icatlarda çıkarttırır; ıslanmamak için kafaya geçirilen poşet süper bir örnektir bence..
Bunun yanında cızırdayan radyoların tıkanmış olan trafikte olayı biraz daha çekilmez hale getirdiği de doğrudur. Diyecek lafım yok.
Sonra ıslanan paçalar,işe geç kalan çalışanlar,  su birikintisine giren ayaklar, su geçiren ayakkabılar, montu olmayan çocuklar, kartonlardan ev yapmış insanlar, damı akıpta yaptıramayanlar, savaşta evi yıkılanlar, başka bir ülkede çadırda yaşayanlar.. Ahh ne çok düşünülecek şey çıktı. Az önce eğlenmiyor muyduk yağmuru izlerken? Nasıl oldu da geldik bu noktaya?
Demek ki neymiş bize keyif veren yağmurda üzülen insanlar varmış. Hep vardır. Dünya zıtlıklardan oluşan bir alem. Savaşta bir taraf kazanırken bir taraf hep kaybeder. Kimileri filmlere konu olacak hayatlar sürerken kimileri sadece o filmi izleyerek sürdürür yaşamını. Biri sever diğeri terkedilir. Ve birileri yaşar birileri hep ölür...
Biz yine yağmuru izleyelim izlemesine ama dua işine biraz fazla mı yoğunlaşsak. Elden gelmiyor diyoruz ya - tabi elden de gelirde o ayrı bir mevzu- dilimizde de kelepçe yok ya dualarımızda yer verelim, dua edelim...


28 Eylül 2016 Çarşamba

Mektup

Bir ay içerisinde elime geçen üçüncü mektuptu. Yazmadın diyordu. Sitem değildi bu anlaşılıyordu sadece merak etmiş gibiydi. Yazmamıştım. Yazamamıştım. Sebebini ne ona anlatabilirdim ne kedime itiraf edebilirdim. Sadece halim ona sirayet etsin istememiştim. Bazı haller vardır fena... Öyle bir vaktimdeydim; karışık. Biraz ülkem gibiydim; beynimde fırtınalar koparken kalbim daha sakindi. Midem yanarken karaciğerim rahattı. Organlarımın hepsi hem birbirinden bağımsız hemde birbirine bir o kadar kenetliydi. Böyle değişik bir hal işte.
Artık yazmam gerekiyordu daha fazla meşgul etmemek için ve merakta bırakmamak için.
Elime boş bir kağıt aldım ve masaya oturdum. Kalemlikteki en güzel kalemi kavradım ve ilk kelimemin harflerini sıraladım kağıdınsol üst köşesine; merhaba.
Gerçekten de merhaba mıydı. O kadar güvenilir miydim? Benden ona zarar gelmeyeceği konusunda emin miyim? Bilemiyorum.. Ama başka bir kelime gelmiyor aklıma yalnızca merhaba dökülüyor mürekkepten.
Öyleyse zarar vermemek için yazmalıydım bu mektubu.
"Epey oldu size yazmayalı. Sebebini sormayın lütfen. İyiyim ama merak etmeyin. Bundan sonra yazabileceğimi pek zannetmiyorum. Bilgilerinize sunmak istedim. Sağlıcakla kalın. Kardeşlerime selam ederim.."
Bir özür bile dilememiştim. Ne kabalık ama birazda küstahlık sanırım.
Hem kaba hem küstah hemde nankördüm. Yani uzaktan baktığım zaman kendime öyle görünüyordum. Herhangi birinin benden nefret etmemesi için tek bir sebep bike yoktu.
Zararsız bir mektup olduğundan tam olarak emin olmasamda kağıdı katladım zarfa güzelce yerleştirdim. Postalamak üzere hazırladım.
Sabah olmuştu şarkıda geçen seher vaktiydi sabah yeli ılgıt ılgıt esiyordu. Mektubu postalamam için biraz daha vakit geçmeliydi. Yollar gidilmeli ağaçlar izlenmeliydi. Belki bir otobüse binilmeli yahut yavaş yavaş yürünmeliydi. Mektubu ne yollamak istiyordum ne de yollamasam da olur diyebiliyordum. Böyle işte sormayın.
Başka biri olsa beni bir daha aramazdı. Annemin yine arayacağını bilerek yollayacaktım son zannettiğim bu mektubu. Vakit geçip hayatım biraz normale döndüğünde kapısından kovmayacak tek kişi olduğu için büyük cümleler kurabikiyordum. Yapamayacağımı bildiğim halde naz yapmak için. Öyle işte merak etmeyin mektubu yollamak üzere çıktım yola. Sahil yolu yerine caddeden gidiyorum daha fazla duygusallık olmasın diye. Rampayı koşarak değil yavaşça iniyorum kalbim hızla çarpmasım diye. Bir sürü birşeyler işte sabah yelide bitti hava ısındı. Pullar yapıştırıldı. Mektup yola çıktı. Benim yerimede gitmek üzere...

16 Ağustos 2016 Salı

Yenilgi



        Bir insan kendi kendine yenilir mi? En çok kendine yenilir diye cevap verirdim, bu soruyu bana sorsaydı.

     Bedenini eve birden atıverdi. Bu haldeyken anahtar deliğini nasıl bulduğunu, üstündeki paltoyu ne ara çıkardığını, kendini balkondaki eski tekliye ne zaman bıraktığını ben bile idrak edememiştim. Başını geriye yasladı. Boncuk boncuk terler akıyordu alnından. Üstü başı su içindeydi. Başkası olsa biri kovalamış derdi, ona sorsalar buna da sebep beni gösterirdi.

     Elini kalbinin üzerinde gezdirdi bir süre. Öküz oturdu derler bilir misiniz, öyle bir his gibi geldi bana. Genelde bağrınıza oturur. Önce nefesinizi daraltır, sonra kalbinizi sıkıştırır. Kim öğretti bunları öküzün birine bilmiyorum ama bana sorsaydı imtihan derdim, ha bir de gömleğinin en üst düğmesini açmasını önerirdim ona. Sormadı. Hiç sormaz.

     Yüzü iyice morarıp ruhu bedenine ağır gelince nihayet akıl etti düğmesini açmayı. Derince bir nefes çekti içine, ağzından verdi. Saç diplerinden ayakuçlarına kadar bedenini kaplayan su damlacıkları tek tek soğudu üzerinde. Bir anne olsaydı üstünü değişmesini ve soğuk su içmemesini önerirdi ona. O ise sanki bu olmayan anneye inat ani bir kararla buzdolabına koştu. Dolabın kapağındaki cam şişeyi dikti kafasına. Bedeni iyice soğudu. Üstündekilerle salonun ortasındaki üçlüye uzandı. Sağ elini yumruk yapıp alnına dayadı. Ara ara gözlerini kısıp yumruk yaptığı elini alnına sert sert vurup dişlerini gıcırdatıyordu. Lanet olasıca konuş artık benimle diye bağırmak istiyordum. Yapamıyordum. O izin vermedikçe bana söz düşmezdi. Benim ondan izinsiz yapabildiğim tek şey susmaktı. Doyasıya susmanın özgürlüğünü yaşıyordum ben de. Kendimi kandırmayı ondan öğrenmiştim.  Duyacaklarım hoşuma gitmeyeceğinden bastırmaya çalışıyordu yüzeye çıkan anıları. Hani bir katil maktulünün kafasını bastıra bastıra sokar ya su dolu kovanın içine. Aynen öyle. Acımıyordu hain.

     Sanki anlamamıştım beceremediğini. Karar vermenin sancılı bir süreç olduğunu ona anlatmıştım. Aynı bir bebeğin doğumu gibi sancılı ama sonrası huzur demiştim. Keşke bebek ölürse neler olabileceğinden de bahsetseydim. Ona çok iyi bakmasını on kere, hatta yüz kere öğütleseydim. O zaman bu bedbaht halini görmezdim. Bakamamıştı işte. Onu basacağı bağrına öküz oturuyordu şimdi. Salak herif. Bunları söylememden korkuyordu. Açsam ağzımı susmayacağımı, onu zorla aynanın karşısına yollayıp kendi kendisine türlü hakaretler ettireceğimi biliyordu. Hak ediyordu, dibine kadar hak ediyordu. Oturdu. İki elini kavuşturup dirseklerini dizine dayadı. Halının desenlerini inceledi bir süre. Sonra benimle değil kendi kendine konuşmaya başladı:

     ‘Bir köprü. Bir köprü.’ diye sayıkladı bir süre. Sonra devam etti. ‘Boyu benim yüksekliğimce, kollarımı açıyorum ya işte böyle.’ dedi kollarını iki yana uzatarak. ‘İste bu kadar uzunluğu var. Dev gibi bir köprü... Altından çok sular akıyor ve benim başım dik. Umursamıyorum hiç umursamadım. Umursamadım sandım. Beni boğacak kadar asla yükselemezdi su, ben de böylece her zaman ona tepeden bakabilirdim. Hatta bakmazdım bile. Zamanı gelince büyük fırtınalar kopacağını, deli gibi esen rüzgârların suları azdıracağını bilemezdim. Haklıydın.’ dedi. Sanırım bana söylüyordu. ‘Suyu görmezden gelmek yerine suyla barışmalıydım ya da suyun şiddetine bakıp köprünün ayaklarını sağlamlaştırmalıydım. Sonuçta su bu köprünün varlık nedeniydi, değil mi?’ Ellerini gövdesinde gezdirdi. ‘Bir köprü... O köprünün bacakları tutmuyor.’ dedi gözleri üzerimde. ‘Sana son kez söz hakkı tanıyacağım sonra susacaksın.’ Kendince anlaşmıştı benimle. Bense ilk kez bu kadar kaçmak istiyordum itiraflarından. Ama itiraflarını kusmak için yine beni kullanacaktı.

     Hemen yanı başımdaki sandalyeye oturdu. Bu sandalye bana kendimi hep özel hissettirmiştir. Çünkü sadece benimle konuşmak için bu sandalyeye oturur. Gözlerini diker bana sonra hem konuşur hem dinler.

     Bu kez sustu. Bu kez sadece dinleme niyetindeydi. Bense her zamanki gibi ona itaat ettim. Ama hiç bu kadar itaat etmek istemediğim olmamıştı. Önce kâğıdı sardı bedenime, sonra parmak uçlarıyla dokundu tuşlarıma ilk kelimemi benden sonra fısıldayarak tekrar etti:
     
     "Yenildim."