23 Haziran 2017 Cuma

Herşey yolunda mı?

Sakin ol herşey yolunda.
Belki senin istediğin bir yolda olmayabilir ama emin ol olması gerektiği yolda.
Biz sadece bize gösterilen yolları bildiğimiz için yanlış bir yola ya da yanlış demeyelim bilmediğimiz bir yola girdiğimizde panikler ve 'yanlış' yolda  olduğunu düşünürüz.
Halbuki artık özgürüzdür. Bize dayatılan kalıplardan sıyrılmamız için elimize yepyeni bir fırsat geçmiştir. Belki de herşey ilk defa bu kadar yolundadır.
Korkmayın ne yollardan ne de kalplerden.
Bilmediğimiz bir kalbe girdiğimiz zamanki tedirginliğimiz yok artık. Çünkü kalpten, kalbi olandan ve o kalpte yolculuğa çıkmaktan hiç zarar gelmez...
Sakin ol her şey kalbin de...

13 Mart 2017 Pazartesi

Ters Düz

Hayatımızın yönü bazen değişir. Ve bizim bundan hiç bir zaman haberimiz olmaz. Minik bir hata, karar belki de bakış değiştirir tüm yaşantımızı.
Benimki de öyle bir anda değişiverdi işte.
Nereden bilebilirdim ezber bir hayat yaşamanın bana böyle bir karar aldıracağını.
Hep düz gittim bu hayatta. Klasik öğrencilik başarılı dersler. Öğretmenlerden takdir görme. Göz önünde olma sevilme. Bulunduğun yerde en iyi olma. Alışkanlıklar. Dersler dershaneler. Minik rekabetler. Ama sadece minik olanları belli bir alanda yani. Kötü bir üniversitede iyi bir bölüm. İyi zannedilen ama kötü olan bir iş. Dedikodu; kaçış, ağlayış... hemen hepsi hepimizin hayatında karşılaştığı şeyler falan falan.
Neyse yine ezberden bir gün yaşıyorum sabah her zaman bindiğim yerlerden dolmuşa bindim işe gittim çalıştım çalıştım çalıştım; sonra eve dönmek için otobüse bindim. Her zaman ki yerden!
Ezberimi bozdular ve dolmuş ters yöne gitti. Meğer bizim eve giden hattın durağımı değiştirmişler. İşte o an saatlerim şaştı. Hayatımın akışı değişti.
Sakın hayatımın aşkı ile karşılaştığımı sanmayın o başka hikayelerde oluyor. Bu benim hikayem; Ve benim hikayemde de dolar  tüm ülkede olduğu gibi yükselişte çokta değişik birşey beklemeyin yani.
Konumuza dönecek olursak ters yöne gittiğim dolmuşla çalışmak için geldiğim bu şehirde hiç bilmediğim bir mahalleye düştü yolum. Bilmediğim derken sadece mekan olarak değil yaşayış olarakta bilmediğim bir yer.
Komşusu açken tok yatanın bizden olmadığı bir hayatta ben bizden değilmişim uzun süredir onu anladım.
Tok yatmışım yanımdakiler açken. Kilometrelerce ötede yaşayan insanları düşünen duyarlı bir gencim oysaki ben nasıl olurda bizden olamam!
'Anlamadım sanırım bu hayatların bu kadar yakında olduğunu'
Öyle ahım şahım bir hayatım yok esasen hatta eskiden yoksuldukda diyebilirim zamanla bazı şeyler yerine oturuyor tabi fakat o zaman; birşeyleri oturturken canının en kıymetli parçasını almayı unutmuyor!
Ama artık eskidende yoksul değilmişiz onu biliyorum.
Dolmuşun ters yöne gittiğini anlayınca apar topar indim, kendime gelmem uzun sürmedi.
Sokakta oynayan çocuklara baktım.
Yağmur yağıyordu ayakların da terlik vardı ve yine de oynuyorlardı.
Üşümeye alıştıkları için mi yoksa zaten evde dışarısı ile aynı ısı da olduğu için mi bilemedim?
Bilemediğim şeyler saniyeler içinde artıyordu ve ben ne yapmam gerektiğini anlamıyordum hatta bilemiyordum!
Bu karmaşık dünyamın içinden çıkarken mahzun bakışlı güzel gülüşlü Zehra ile tanışmam da uzun sürmedi haliyle. Bir selam verip tebessüm etmek yeterliydi tanışmak için.
Evini sordum dışarıdan iki katlı bir ev gibi görünen; hatta bazı fotoğraf meraklılarının çekip bloğuna koyabileceği kıvamda eski dokusuyla turistleri cezbeden o yeri gösterdi.
Camlar yoktu muşamba ile kaplanmıştı pencereler; yağmur yağıyordu.
Kapı açıktı; yağmur yağıyordu.
İçerisi karanlık ve taştı,
Alt katta kullanılacak hiç birşey yoktu ve yukarıya çıkan basamaklar bir var bir yoktu. Taşlar aşınmıştı Allahtan ahşap değildi merdivenler.
Yukarısını görmedim, cesarette edememiş olabilirim. Cesur sayılmam hatta hiç değilimdir.
Oradan ayrılmak bu yüzden zor geldi. Çünkü geri gelebileceğimden emin değildim.
Cesaretimi topladım mahalleden uzaklaştım çünkü geri gelme kararımı çoktan almıştım. Artık hem cesurdum hemde 'bizden' kavramına biraz daha yakın.
 Artık düz gitmeyeceğim. Sokaklara sapacağım belki çocuklarla muhabbet edeceğim belki biraz onlarla ağlayacağım ama asla onlara ağlamayacağım.

Mutsuz değilim yaşadığım ezber hayattan. Belki ezbere bindiğim dolmuşa binmeseydim bu yağmurlu günde o mahalleye de hiç uğramayacak belki de yeni sokaklarla tanışmayacaktım...

6 Ocak 2017 Cuma

Öteler..

Geldin ya
Değişti şehrin kokusu
Değişti kar tanelerinin yere düşüşü
Azaldı birden sokakların gürültüsü

Öteler bize yakın
Öteler artık öte değil
Şimdi kelimeler
Mutluluğun habercisi
Gitmekte değil
Gelmekte

Şimdi duraklar
Tek yönlü
Gidişler tutulmuş
Kalbimiz vuslatın oklarıyla
Vurulmuş
Hasretin kilitleri
Çözülmüş
Bir annenin yüreğindeki ateş
Karın beyazıyla sönmüş..

19 Kasım 2016 Cumartesi

Yağmur mu Dua vakti mi?

Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince, Nefesten yumuşak, yağan bu yağmur.
 Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince, Aynalar yüzümü tanımaz olur.

Bu yağmur, kanımı boğan bir iplik, Tenimde acısız yatan bir bıçak.
Bu yağmur, yerde taş ve bende kemik, Dayandıkça çisil çisil yağacak.

Bu yağmur, delilik vehminden üstün, Karanlık, kovulmaz düşüncelerden. Cinlerin beynimde yaptığı düğün,
Sulardan, seslerden ve gecelerden...
                        Necip Fazıl KISAKÜREK


Yağmurun bir telaşı vardır aslında. Bazı romantik insanlarımız; pardon bazı değil hepimizin zaman zaman yağmur ile bir dinginlik yaşamışlığı vardır. Mesela kimi sevdiğiyle yürümüştür, kimi şiirler okuyarak yalnızlığını anlatmıştır yağmura. Bazı sabahlar dua etmişizdir tüm camları açarak yağmurun bereketi evimize girsin diye. Çünkü her bir damlayı bir melek indirir derler bize çocukluğumuzdan beri. Ve yine yağmurda edilen dua kabul olur diye otururuz duanın başına. Aslına bakarsanız yolcunun, yetimin, yoksulun, mahzunun, annenin, babanın, salih kimsenin ve sayamayacağım bir çok kişinin kuşlukta, seherde, ikindide, teheccütte ve sayamayacağım bir çok vakitte ettiği dualarda kabul olur. Bu kadar çok vakit verildiyse bize dua etmemiz istediği içindir. Öyle olmasaydı ayeti kerime de şöyle buyrulmazdı; Sizin duanız olmasa Rabbim size değer verir miydi? (FURKAN/77)
Belki o yüzden oluyordur kuraklıklar ki insanlar toplu yağmur duasına çıksın. Sonra kuraklık biter yağmur iner anlarız ki duamız kabul olmuş.
 Esasen baktığımız zaman bizim ettiğimiz dualar hep kabul olur da biz anlamayız. Yada kabul olmasa da biz bilemeyiz neden kabul edilmediğini insanız aceleciyiz çünkü. Tıpkı Ayeti kerimede belirtildiği gibi.  "İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir. İnsan, pek acelecidir" (İsra Suresi, 11)

Evet acele ediyoruz kimimiz duada kimimiz başka şeylerde. Bazen de acele etmeyi severiz ben mesela izlemeyi severim telaşeleri..  Yağmur yağarken alelacele balkondaki çamaşırlarını toplayan kadınları izlemeyi hep sevmişimdir yada evdeki kapıyı pencereyi kapat da halılar ıslanmasın diye çocuğunu uyaran anneleri.
Yağmurdaki trafiği sevmem ama yada suları fışkırtarak geçen arabaları. Yağmur güzel icatlarda çıkarttırır; ıslanmamak için kafaya geçirilen poşet süper bir örnektir bence..
Bunun yanında cızırdayan radyoların tıkanmış olan trafikte olayı biraz daha çekilmez hale getirdiği de doğrudur. Diyecek lafım yok.
Sonra ıslanan paçalar,işe geç kalan çalışanlar,  su birikintisine giren ayaklar, su geçiren ayakkabılar, montu olmayan çocuklar, kartonlardan ev yapmış insanlar, damı akıpta yaptıramayanlar, savaşta evi yıkılanlar, başka bir ülkede çadırda yaşayanlar.. Ahh ne çok düşünülecek şey çıktı. Az önce eğlenmiyor muyduk yağmuru izlerken? Nasıl oldu da geldik bu noktaya?
Demek ki neymiş bize keyif veren yağmurda üzülen insanlar varmış. Hep vardır. Dünya zıtlıklardan oluşan bir alem. Savaşta bir taraf kazanırken bir taraf hep kaybeder. Kimileri filmlere konu olacak hayatlar sürerken kimileri sadece o filmi izleyerek sürdürür yaşamını. Biri sever diğeri terkedilir. Ve birileri yaşar birileri hep ölür...
Biz yine yağmuru izleyelim izlemesine ama dua işine biraz fazla mı yoğunlaşsak. Elden gelmiyor diyoruz ya - tabi elden de gelirde o ayrı bir mevzu- dilimizde de kelepçe yok ya dualarımızda yer verelim, dua edelim...


28 Eylül 2016 Çarşamba

Mektup

Bir ay içerisinde elime geçen üçüncü mektuptu. Yazmadın diyordu. Sitem değildi bu anlaşılıyordu sadece merak etmiş gibiydi. Yazmamıştım. Yazamamıştım. Sebebini ne ona anlatabilirdim ne kedime itiraf edebilirdim. Sadece halim ona sirayet etsin istememiştim. Bazı haller vardır fena... Öyle bir vaktimdeydim; karışık. Biraz ülkem gibiydim; beynimde fırtınalar koparken kalbim daha sakindi. Midem yanarken karaciğerim rahattı. Organlarımın hepsi hem birbirinden bağımsız hemde birbirine bir o kadar kenetliydi. Böyle değişik bir hal işte.
Artık yazmam gerekiyordu daha fazla meşgul etmemek için ve merakta bırakmamak için.
Elime boş bir kağıt aldım ve masaya oturdum. Kalemlikteki en güzel kalemi kavradım ve ilk kelimemin harflerini sıraladım kağıdınsol üst köşesine; merhaba.
Gerçekten de merhaba mıydı. O kadar güvenilir miydim? Benden ona zarar gelmeyeceği konusunda emin miyim? Bilemiyorum.. Ama başka bir kelime gelmiyor aklıma yalnızca merhaba dökülüyor mürekkepten.
Öyleyse zarar vermemek için yazmalıydım bu mektubu.
"Epey oldu size yazmayalı. Sebebini sormayın lütfen. İyiyim ama merak etmeyin. Bundan sonra yazabileceğimi pek zannetmiyorum. Bilgilerinize sunmak istedim. Sağlıcakla kalın. Kardeşlerime selam ederim.."
Bir özür bile dilememiştim. Ne kabalık ama birazda küstahlık sanırım.
Hem kaba hem küstah hemde nankördüm. Yani uzaktan baktığım zaman kendime öyle görünüyordum. Herhangi birinin benden nefret etmemesi için tek bir sebep bike yoktu.
Zararsız bir mektup olduğundan tam olarak emin olmasamda kağıdı katladım zarfa güzelce yerleştirdim. Postalamak üzere hazırladım.
Sabah olmuştu şarkıda geçen seher vaktiydi sabah yeli ılgıt ılgıt esiyordu. Mektubu postalamam için biraz daha vakit geçmeliydi. Yollar gidilmeli ağaçlar izlenmeliydi. Belki bir otobüse binilmeli yahut yavaş yavaş yürünmeliydi. Mektubu ne yollamak istiyordum ne de yollamasam da olur diyebiliyordum. Böyle işte sormayın.
Başka biri olsa beni bir daha aramazdı. Annemin yine arayacağını bilerek yollayacaktım son zannettiğim bu mektubu. Vakit geçip hayatım biraz normale döndüğünde kapısından kovmayacak tek kişi olduğu için büyük cümleler kurabikiyordum. Yapamayacağımı bildiğim halde naz yapmak için. Öyle işte merak etmeyin mektubu yollamak üzere çıktım yola. Sahil yolu yerine caddeden gidiyorum daha fazla duygusallık olmasın diye. Rampayı koşarak değil yavaşça iniyorum kalbim hızla çarpmasım diye. Bir sürü birşeyler işte sabah yelide bitti hava ısındı. Pullar yapıştırıldı. Mektup yola çıktı. Benim yerimede gitmek üzere...

16 Ağustos 2016 Salı

Yenilgi



        Bir insan kendi kendine yenilir mi? En çok kendine yenilir diye cevap verirdim, bu soruyu bana sorsaydı.

     Bedenini eve birden atıverdi. Bu haldeyken anahtar deliğini nasıl bulduğunu, üstündeki paltoyu ne ara çıkardığını, kendini balkondaki eski tekliye ne zaman bıraktığını ben bile idrak edememiştim. Başını geriye yasladı. Boncuk boncuk terler akıyordu alnından. Üstü başı su içindeydi. Başkası olsa biri kovalamış derdi, ona sorsalar buna da sebep beni gösterirdi.

     Elini kalbinin üzerinde gezdirdi bir süre. Öküz oturdu derler bilir misiniz, öyle bir his gibi geldi bana. Genelde bağrınıza oturur. Önce nefesinizi daraltır, sonra kalbinizi sıkıştırır. Kim öğretti bunları öküzün birine bilmiyorum ama bana sorsaydı imtihan derdim, ha bir de gömleğinin en üst düğmesini açmasını önerirdim ona. Sormadı. Hiç sormaz.

     Yüzü iyice morarıp ruhu bedenine ağır gelince nihayet akıl etti düğmesini açmayı. Derince bir nefes çekti içine, ağzından verdi. Saç diplerinden ayakuçlarına kadar bedenini kaplayan su damlacıkları tek tek soğudu üzerinde. Bir anne olsaydı üstünü değişmesini ve soğuk su içmemesini önerirdi ona. O ise sanki bu olmayan anneye inat ani bir kararla buzdolabına koştu. Dolabın kapağındaki cam şişeyi dikti kafasına. Bedeni iyice soğudu. Üstündekilerle salonun ortasındaki üçlüye uzandı. Sağ elini yumruk yapıp alnına dayadı. Ara ara gözlerini kısıp yumruk yaptığı elini alnına sert sert vurup dişlerini gıcırdatıyordu. Lanet olasıca konuş artık benimle diye bağırmak istiyordum. Yapamıyordum. O izin vermedikçe bana söz düşmezdi. Benim ondan izinsiz yapabildiğim tek şey susmaktı. Doyasıya susmanın özgürlüğünü yaşıyordum ben de. Kendimi kandırmayı ondan öğrenmiştim.  Duyacaklarım hoşuma gitmeyeceğinden bastırmaya çalışıyordu yüzeye çıkan anıları. Hani bir katil maktulünün kafasını bastıra bastıra sokar ya su dolu kovanın içine. Aynen öyle. Acımıyordu hain.

     Sanki anlamamıştım beceremediğini. Karar vermenin sancılı bir süreç olduğunu ona anlatmıştım. Aynı bir bebeğin doğumu gibi sancılı ama sonrası huzur demiştim. Keşke bebek ölürse neler olabileceğinden de bahsetseydim. Ona çok iyi bakmasını on kere, hatta yüz kere öğütleseydim. O zaman bu bedbaht halini görmezdim. Bakamamıştı işte. Onu basacağı bağrına öküz oturuyordu şimdi. Salak herif. Bunları söylememden korkuyordu. Açsam ağzımı susmayacağımı, onu zorla aynanın karşısına yollayıp kendi kendisine türlü hakaretler ettireceğimi biliyordu. Hak ediyordu, dibine kadar hak ediyordu. Oturdu. İki elini kavuşturup dirseklerini dizine dayadı. Halının desenlerini inceledi bir süre. Sonra benimle değil kendi kendine konuşmaya başladı:

     ‘Bir köprü. Bir köprü.’ diye sayıkladı bir süre. Sonra devam etti. ‘Boyu benim yüksekliğimce, kollarımı açıyorum ya işte böyle.’ dedi kollarını iki yana uzatarak. ‘İste bu kadar uzunluğu var. Dev gibi bir köprü... Altından çok sular akıyor ve benim başım dik. Umursamıyorum hiç umursamadım. Umursamadım sandım. Beni boğacak kadar asla yükselemezdi su, ben de böylece her zaman ona tepeden bakabilirdim. Hatta bakmazdım bile. Zamanı gelince büyük fırtınalar kopacağını, deli gibi esen rüzgârların suları azdıracağını bilemezdim. Haklıydın.’ dedi. Sanırım bana söylüyordu. ‘Suyu görmezden gelmek yerine suyla barışmalıydım ya da suyun şiddetine bakıp köprünün ayaklarını sağlamlaştırmalıydım. Sonuçta su bu köprünün varlık nedeniydi, değil mi?’ Ellerini gövdesinde gezdirdi. ‘Bir köprü... O köprünün bacakları tutmuyor.’ dedi gözleri üzerimde. ‘Sana son kez söz hakkı tanıyacağım sonra susacaksın.’ Kendince anlaşmıştı benimle. Bense ilk kez bu kadar kaçmak istiyordum itiraflarından. Ama itiraflarını kusmak için yine beni kullanacaktı.

     Hemen yanı başımdaki sandalyeye oturdu. Bu sandalye bana kendimi hep özel hissettirmiştir. Çünkü sadece benimle konuşmak için bu sandalyeye oturur. Gözlerini diker bana sonra hem konuşur hem dinler.

     Bu kez sustu. Bu kez sadece dinleme niyetindeydi. Bense her zamanki gibi ona itaat ettim. Ama hiç bu kadar itaat etmek istemediğim olmamıştı. Önce kâğıdı sardı bedenime, sonra parmak uçlarıyla dokundu tuşlarıma ilk kelimemi benden sonra fısıldayarak tekrar etti:
     
     "Yenildim."

25 Haziran 2016 Cumartesi

Ya nasip ya kısmet

Sabah oluyordu..
Güneş doğmak üzereydi. Burnuma gelen mahlep kokularıyla farkettim vaktin geçiyor olduğunu. Abdest alıp namaz kılmak için gecikmiştim hemde uyanık olduğum halde. Nasılda böyle bir şey yaptım bilmiyorum hem de gidecek başka kapım olmadığını bilerek.. Derdim kendimle olsa gerek bu saate dek ayakta kaldığıma göre. Derdim belki de yıldızlarlaydı. Çok güzeldiler, çok mesafeli ve bir o kadar hareketli. Yıldızları savaştırmak için şahane bir geceydi. Bende öyle yaptım. Yıldız savaşları oyunumu oynadım. Birbiri ardınca kaçıyorlardı.  Hayal kurmayı bana yasakladıklarından beri yıldızlarla haşır neşirim söylemesi ayıp olmazsa.. Kitap okumadım şiir dinlemedim şarkı mırıldanmadım. Çünkü şiirler şarkılar artık birer hayal benim için. Gelcekle alakalı fikirlerimi soracak olursanızda hayallerimi sıfırladım herkesin dediği gibi bende düz bir memur olmak istiyorum artık.. Hayalperest olmanın kötü birşey olduğunu herkes söylüyor. Merak etmeyin kötü alışkanlıklarımdan vazgeçiyorum.. Bu gece çok etkin bir şekilde hayal kurmadım. Aslında bugüne kadarki hayatımda bana hayal kurma fırsatı verildiği için de  şanslıyım. Bunun farkındayım merak etmeyin. Çünkü bazı insanlar hayal kurmayı bile öğrenemeden gerçek hayatın içine giriyorlar. Mesela çöp arabası gelmeden çöpten kağıt toplayan arkadaş birazdan gelir. Gelme vakti yaklaştı çünkü. Onu bekliyorum geç kalmasa bari. Kim bilir o hangi hayallerini çöplerin araına bırakmıştı da hayat telaşesine kapılmıştı?

Böyle sıradan olmayan bir geceydi işte benim için;
Yalnızca oturma odasının balkonunda vakit geçirdim. Bazen mutfağa açılan kapıdan geçip su içtim ara ara birşeyler atıştırdım ama hiç saate bakmadım. İçimde ki sancılar belki biraz dinerken farkına vardım üşüdüğümün.
Sabah esintisi vuruyordu yüzüme şarkıların kulağıma deyen notaları gibi , kalbime dokunan sözlerin inceliğinde.
Ama şarkıların dilimin ucuna gelmesini istemiyorum çünkü bu dünyada artık onlara yer yoktu. Gerçek olamaya çok uzaktılar.
Ne kadarda farkına varmıyoruz şarkılar bile bizim zihin dünyamızı süsleyen minik güfteler, hayallerimizin fonları..
Duygusallık katarlar genelde ama olayların artık birazda sert olması gerekiyor.
Zihin dünyamda mücadele veriyordum ama gözüm birden çöp arabasına takıldı. E çocuk gelmemişti. Ben zihnimde cebelleşirken o muhtemelen başka bir mücadele veriyordu elle tutulur birşeyler için. Yoksa her sabah işine vaktinde gelirdi..
İşe vaktinde gelmek önemliydi. Buda bu yazının kamu spotu olsun.

 İş ve vakit deyince de aklıma Ahmet Bey'in ceketi geldi. O erken kalkar haydi ya nasip derdi. Ben bu yazıyı şarkısız bitiremeyeceğim anladım ama merak etmeyin Ahmet Bey'in ceketi bir hayat dersidir ve dinleyen herkesi bir kere daha Barış Mançoya hayran bırakır.. Sonunda da herkese anlatır Ya nasip Ya kısmeti..




Buyrun Ahmet Bey'in ceketi
https://m.youtube.com/watch?v=ZWTBm8UQJVU